Monsieur Teste Hakkında Bazı Mülahazalar
Çok zorlandım, çok. Çalakalem bazı notlar almak istiyorum.
Altını çizdiğim ilk cümle, ilk okuma denememden:
"Gelgelelim, kendi düşüncelerimizi, başkalarının düşüncelerinin dışavurumuna haddinden fazla önem vermek suretiyle inşa ettiğimizi anlamamı sağlayan da bu oldu!"
Öyle midir gerçekten? Kendi düşüncelerimizi böyle mi inşa ediyoruz? Elalem ne dercilik bizim kişiliğimizi, zihnimizi kuran şeylerin başında mı geliyor? Eğer bu, bu kadar doğal ve engellenemez bir süreçse, neden bir karşı-savaş içindeyiz? "Başkalarının ne dediğini takmayın" kadar çok duyduğumuz başka bir öğüt var mı acaba...
Bir başka alıntı. Bu sefer yazarlıkla ilgili:
"Balonla seyahat ettiğimizi tahayyül etmek isteyecek olursak, zekâmız ve gayretimiz sayesinde bir balon pilotunun muhtemel duygularının çoğunu üretebiliriz fakat göğe doğru gerçekten yükselmeye özgü bazı şeyler mutlaka eksik kalır ve gerçekten olanla kurduğumuz hayalin arasındaki bu fark, bize Edmond Teste'in yöntemlerinin kıymetini gösterir."
Buradan klişe bir tartışma zeminine gitmek mümkün. Gerçekten yaşamadığımız şeyleri yazarak nasıl bir yazar oluruz? Kıymetli olan hayal gücüyle bunları yaratabilme kabiliyeti midir? Yoksa mesele ne yarattığından çok gerçeğe yakınlık mıdır? Bir diğer alıntıya bakalım:
"Kendi varyasyonu tarafından zapt edilmiş, bizzat kendi sistemine dönüşmüş, kendini özgür aklın ürkütücü disiplinine bütünüyle teslim etmiş, esas hazza ulaşma umuduyla hazlarını hazlara, en zayıfını en güçlüsüne -uysal olanını, geçici olanını, anlık yahut bir saatlik mazisi olanını, asıl olana- boğdurtan bir varlıktı."
Bir diğer alıntı, Mösyö Teste'nin karısının mektubundan:
"Kendimi bütünüyle tanısaydım, kendim olmaktan mahrum kalırdım gibi geliyor."
Gel de çık işin içinden! Kendimizle uğraştıkça, kendimizi izledikçe kendimizden uzaklaşıyor muyuz yoksa?
"Her türden kaybolmuşlar" olarak sıraladıklarına bak Valery'nin: hocalar, sevdalılar, ihtiyarlar, kırgınlar, rahipler.
Sıradaki alıntı:
"Bildiğim beni cahil kılıyor. Bildiklerim kadar ve bildiklerimden dolayı cahilim."
Bu, yeni bir bilgi, yeni bir tespit değil.
Çok sevdiğim bir yer:
"Oyunun kuralı. Kendini, kendi onayına layık bulan eli kazanır."
"Bana en fazla ne ıstırap verdi? Belki de düşüncemi bütünüyle geliştirme -kendimin sonuna kadar gitme- alışkanlığı."
Bu büyük bir azap evet, ne şanslılar bunu üretime dönüştürebilenler. Kalanlar kabuslarıyla hemhal olarak hayatlarını devam ettirmek zorundalar...
Ve şu hal de ne kadar tanıdık:
"Bu konuşmalar bulutunun içine doğru yol alıyormuşuz gibi geliyordu bana. Gelişmekte olan binlerce övünç, saniye başı beliren binlerce kitap ismi, bu giderek büyüyen nebulanın içinde, kâh görünüp, kâh kayboluyordu. Bu çılgın telaşı görüyor muydum yoksa duyuyor muydum, bilemiyordum. Haykıran yazılar, insan olan sözler ve isim olan insanlar vardı..."
Gelelim altı çizilen son cümleye:
"Ya da, bundan ziyade, o, Birisi tarafından izlenilmeye muhtaç olan bir sahneye karşı doğan tepkinin bizzar kendisi."
Şimdiiiii,
tüm bu kendimizi izlemeler, kendimize eziyetler... İzlenilmeye muhtaçlığımızın kendimizden başka kimse tarafından tatmin edilmemesinden kaynaklanıyorsa?
Zavallı kendini izlemeye mahkum olanlar, her an her saniye her şeyden kendini suçlayanlar, tepesinde hayali bir mahkemeyle dolaşanlar, asla beraat edemeyenler, Sisifos kaderiyle güne başlayanlar, bir mutlu bir mutsuz olanlar, duygularının seliyle sürüklenip duranlar, hayata büyük bir coşkuyla, iştahla sarılanlar ve bu yolculukta yapayalnız bırakılanlar...
Nerelerdesiniz bilmiyorum ama belki bir gün karşılaşır, birbirimizi gözümüzden tanır, hafifçe gülümser, susarak uzun uzun yürür, sonra olaysızca dağılırız. O yoldaşlık, duygudaşlık iyi gelir elbet, elbet iyi gelir.

Yorumlar
Yorum Gönder