Yuva. Uzandığında gözüken bulutlar, masanda yazarken karşında -uzakta da olsa- bir orman, evlerin kırmızı çatıları üzerinden bir bozkır... 

Her şeye sıfırdan başlamak, yine ve yine ve yine. Bıkmadan. İlk defa hafifleyerek, başka seslerle zihninde. Kuş gibi uyanmak, gün boyu cıvıl cıvıl bir neşe. Öte yandan dağınık bir evin yükü, teslim tarihi yaklaşan yazıların stresi ve yaptığın işin anlamsızlığıyla yüzleşmeni sağlayan öğrenciler. Bunlara rağmen, içimde sıvı bir gülümseme. Yürüdükçe yer değiştiren, girdiği kabın şeklini alan, o an neyi düşünüyorsam ona dair bir mutluluk. Oh be! hissi. Rahatlama, sırtından yükleri indirme, kabullenmenin ve teslim olmanın huzuru. 

İlk gençlik yıllarımda hayal ettiğim hayatı kendi ellerimle kurabilmiş olmanın sevinci, kendime ait bir odadan fazlası, duvarların kitaplarla kaplanması ve uzak ülkeler. Sonunda gelip sığınacağın bir ev. Dostlarını toplayıp neşeyle kıkırdamak, -ve sigaralar, biralar, kahveler, bazen şaraplar- hayata dair bıkbıkbık konuşmalar... Eski fotoğraflar sonra, doldurduğumuz kasetler ve CDler. Güneşin odada usulca dolaşıp batması. Battaniye altında içimizi daraltacağını bildiğimiz bir filmi izlemek...

Tüm bunların yanında ne kadar anlamsız ve ne kadar zavallı akademidekiler. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sivas Yolculuğuna Dair Bazı Mülahazalar