17.52
Bilgisayarım yarım öykü fikirleri ile dolu. Tilkili öykü ise en umut vaat edeniydi ama maalesef ondan da ümidi kestim. Buraya taslağını not almak istiyorum yine de:
*
Otuz ikinci kilometredeydi. Hemen hemen. Büyük ceviz ağacına gelmeden. Dümdüz olmuştu. Cüsse küçük olunca genelde öyle oluyordu. Bilhassa kamyona denk geldiyse, asfalta yapıştırılan bir çıkartma gibi görünüyordu fareler. Yol sakinleşir sakinleşmez gitti, her zaman yaptığı gibi tam dört kare çekti: yukardan, yere paralel, sadece yüz, sadece göz. Sonra da süpürgesiyle ittirerek ayçiçek yağı tenekesinden bozma faraşına aldı hayvanı. Bu sefer pek incelemedi. Fareler artık ilgisini çekmiyordu, çok görmüştü. Boy boy, renk renk, çeşitli ölüm pozisyonlarında. Oyalanmadı. Yolun kenarındaki refüjden atlayarak ağaçların altına geçti, yürümeye devam etti. Sigara çekti canı, eldivenlerini çıkarıp takmaya üşendi. Cevize kadar dayanabilirdi. Allahtan hava bugün biraz serinlemişti. Aksi çekilmiyordu çünkü. Sıcakladığından değil, onu umursamazdı hiç. Kalın deriliyim bana işlemez, diye sırıtırdı kendi kendine. Ama koku. Sıcaklarda kokuya hiç dayanılmıyordu. Derim kalın olacağına burnum işlemez olaydı diye söyleniyordu böyle zamanlarda. Öyle günler oluyordu ki tekerlekli çöp arabası ağzına kadar hayvan ölüleriyle doluyordu. Kalın çöp torbaları kullansa, ağızlarını sıkıca bağlasa da fayda etmiyordu yaz sıcağında. Başının üzerinde kargalar uçuşuyordu.
Genelde fare ve kirpi topluyordu. Buralarda kedi köpek pek olmazdı. Bazen tilki. Geçen ay büyük ve yaşlı bir akbaş cinsi köpek bulmuştu sabah ezanından sonra. Buna çarpan arabanın sağlam kalmasına imkân yoktu, ne olmuştu acaba. Etrafına bakmış, sağa sola fırlamış araba parçaları aramıştı gözleri. Ama hiçbir iz yoktu etrafta. Belki de başka yerde öldü, gelip buraya attılar hayvanı diye düşünmüştü. Gözleri açık, dili dışarda, bağırsakları karnından fırlamış... Bunların hiçbirinden ürkmüyordu da kuş ölüleri onu çok tiksindiriyordu. Sebebini pek sorgulamamıştı, uçuşan tüylerindendir diye geçirmişti aklından. Düşünmek istemiyordu çünkü, hayal etmesi bile midesini kaldırmaya yetiyordu. Kargalar, serçeler, güvercinler... Virajı döner dönmez ceviz göründü. Hızlandı öyle olunca. Malzemelerini bir çalının dibine koydu, eldivenlerini çıkardı. Çantasından çıkardığı limon kolonyasını önce ellerine sonra saçsız başına ve ensesine döktü. Sırtını cevize yaslayıp bir sigara yaktı... Bugün fotoğrafladığı sekizinci hayvandı. Sekiz çarpı dört. Otuz iki. Az. Gideyim de gömeyim bari, dedi. Akşama doğru tekrar gelirim. Çok sıcak.
Sigarası bitmek üzereydi ki bir hışırtı duydu. Kıpırdamadan sessizce bekledi, ses kesildi. Fotoğraf makinesini sırt çantasına koydu. Kalktı, otuz ikinci kilometreyi bu sefer gerisin geri yürümeye başladı. Büyük çınara yürümesi on dakikayı bulurdu, olsun, ağaçların altından serin serin giderdi işte. Hışırtı birden önünden hızla fırladı. Son anda kızılımsı kuyruğunu fark etti. Gülmeye başladı. Hay Allah kahretsin seni deli tilki. Yine mi sen. Bir süredir onu gizliden izleyen, takip eden bir tilki vardı. Kendince oyun oynuyordu. Ama hiçbir zaman çınara kadar gelmez, cenaze törenine katılmazdı. Haydar’ın sakince çukuru kazışını, hayvanları sakince, elleriyle nazikçe çukura yerleştirişini, üstlerini örtmeden bir fotoğraf karesi daha, sonra da düz bir taş bulup da başlarına dikişini. Tarih yazardı sadece bir de sayılarını. Küçük, belli belirsiz olmasına özen gösterirdi. Dikkat çekmemeliydi, gelip de eşelememeliydi köylüler.
*
Tilki ile kahramanın arasında bir bağ oluşturacaktım. Bu bağ, biraz gergin bir düzeyde olacaktı. Tilki adamın vicdanını rahatsız eden bir yerde duracaktı. Ölüleri gömen merhametli tarafıyla onların fotoğraflarını çeken hasta tarafının ortasında bir yerde. Onu sürekli gözleyecekti: evin sahibi motifi. Zamanla aralarındaki bağ, duygusal bir tarafa da evrilecekti. Bir gün adam tilkiyi takip etmeye karar verecekti, yavruları olduğunu görecekti falan. Öykünün sonunda ise bir kazaya şahit olduğunu görecektik. Yavrusunu arabadan korumak için yola atlayan tilki kamyonun altında kalacaktı. Adam onun fotoğrafını çekecek mi çekmeyecek mi bilemeyecektik. Makinesiyle donmuş bir vaziyette başında kalakalacaktı.
*
Öyle işte. Bilmiyorum buradan bir şey çıkar mıydı? Hâlâ umut var mı ya da...
Yorumlar
Yorum Gönder